Yakıcı Gaz, James Joyce

Bayanlar, baylar, burada toplanmanızın nedeni

Yerlerin göklerin neden titrediğini öğrenmektir

Ki nedeni, yabancı diyarlarda yaşayan İrlandalı

Bir yazarın karanlık ve şeytansı sanatıdır.

On yıl önce bir kitap göndermişti bana:

Yüz kere okudum belki de daha fazla,

Arkadan, önden, aşağıdan ve yukarıdan,

Bir teleskopun her iki ucundan.

Bastım onu en son satırına varıncaya

Ama şükürler olsun ki Tanrı’ya

Yarıldı da zihnimin karanlığı

Gördüm yazarın bozuk niyetini.

Ama İrlanda’ya bir borcum vardı:

Şerefi ellerimin arasındaydı,

Her zaman bu sevimli ülke

Göndermişti yazarlarıyla, sanatçılarını sürgüne

Ve İrlandalı mizah anlayışıyla

İhanet etmişti, bir bir, önderlerine.

Bu İrlandalı mizahıydı, ayık veya sarhoş,

Fırlatan sönmemiş kireci Parnell’in gözlerine;

Roma Piskoposunun su alan saltanat kayığını

Hazin sondan kurtaran bu İrlandalı kafalardı

Çünkü herkes bilir ya Papa geğiremez bile

Billy Walsh’un rızası olmadan.

Ah İrlanda, ilk ve tek aşkım benim

İsa’nın et, Sezar’ın tırnak olduğu ülkem!

Ah sevimli ülke, yoncaların vatanı!

(İzin verin, bayanlar, sümküreyim burnumu)

Göstermek için eleştirileri hiç umursamadığımı

Bastım Dağlı Koyun’un şiirlerini,

Piçlerin, kulamparaların ve orospuların konuştuğu

(Okumuşsunuzdur, eminim) bir de oyununu,

Moore’dan da adını hatırlayamadığım bir oyun bastım,

Word and Holy Paul ile bazı kadın bacakları üzerine,

O kusursuz beyefendiden, mallarının

Yüzde onuyla geçinen:

Esrarlı kitaplar bastım düzinelerce:

Cousins’ın kitabını bir de

Gerçi tabirim için beni affedin ama

Kalpyangını yakacak kıçlarınızda:

Masallar bastım Kuzey’den ve Güney’den

Altın Ağızlı Gregory’den

Şairler bastım, kederli, ahmak ve vakur:

Patrick Nasıldı-ama-Colm bastım

Muhteşem John Millicent Synge de bastım

O ki süzülür havada bir meleğin kanadında

Çapkın kadın iççamaşırları içinde, aşırılan

Mounsel’in, idarecisinin seyahat bavulundan.

Ama bu kanlı adamla son verdim her şeye

Avusturya sarısı elbiseler giyinen

Leary O’Curtis ve John Wyse Power ile

Nutuk atar gibi İtalyanca konuşan iyi saatinde,

Sonra da sevgili ve kirli Dublin’imiz üzerine yazan

Hiçbir zenci basımcının kabullenemeyeceği bir tarzda.

Sizi gidi boklar, cücükler! Wellington Anıtının

Sydney Meydanının, Sandymount tramvayının,

Downes’ın pastanesinin yahut Williams peltelerinin

İsimlerini mi basacağımı sandınız?

Allah belamı versin basarsam –Cehennemlik olayım!

Yerlerin İrlandaca İsimleri üzerine konuşalım!

Curly’nin Deliği’nden bahsetmeyi unutmuş,

Şerefim üzerine yemin ederim, çok şaşırdım.

Yoo, bayanlar, basımevim asla üstlenmeyecek

Üveyana Erin ile ilgili iğrenç yayınları.

Acırım zavallılara –onun için kızıl saçlı

Bir İskoçyalı tuttum tutması için kayıtlarımı.

Zavallı bacım İskoçya! Sonu fena;

Bir Stuart bile bulamıyor artık satmaya.

Bilincim Çin ipeklileri kadar iyidir, iyi:

Yüreğimse yumuşacıktır yayık ayranı misali.

Colm anlatabilir size Irish Review adlı

Kitabının basımı için çıkardığım hesaptan

Nasıl yüz pound’luk bir indirim yaptığımı.

Ülkemi seviyorum –ringalar üzerine seviyorum!

Görmenizi dilerdim akıttığım gözyaşlarını

Düşündüğüm zaman göçmen tirenlerini ve gemilerini.

Onun için bastım geniş, kapsamlı

Ve zor anlaşılır demiryolu rehberimi.

Basımevimin sundurmasında

Yoksul ama övgüye değer fahişeler

Akşamları kaçıp kovalamaca oynarlar

Dar pantolonlu İngiliz topçularıyla

Ve yabancılar öğrenirler konuşma sanatını

Ayyaş pejmürde Dublin sürtüklerinden.

Kim söylemişti: Kötülüğe karşı direnme diye?

Yakacağım o kitabı, yardım et bana şeytan.

İlahiler söyleyeceğim yanışını seyrederken

Ve dolduracağım külleri tek kulplu bir kaba.

Kefaretimi ödeyeceğim osuruklar ve feryatlarla

Kapaklanıp dizlerimin üstüne.

Açacağım önümüzdeki Oruç’ta

Tövbekâr kıçımı havaya.

Ve hıçkırıklara boğularak matbaamın yanında

Korkunç günahımı itiraf edeceğim.

Bannockburn’lü ustabaşım da

Daldıracak sağ elini doğruca kaba

Ve çizecek Haç’ı hürmetkâr başparmağıyla

Memento homo kaba etime.

Reklamlar

Kendi Kanlı Ellerimiz, William Taylor Jr.

Bırakın bilinsin

Yeter bana kendi suçlarım

Ve taşımaya niyetim yok

Diğerlerine ait olanları

 

İnsanoğlunun suçları

Tarihin suçları

Benim icatlarımdan değildi hiçbiri

Beni de bunaltıp tiksindiriyorlar

Size yaptıkları gibi

 

Ne danışıldı bana

Ne de öğüdüm soruldu

Hitler yürüdüğünde Paris’e.

 

Evimde uykudaydım kör kızın ırzına geçtiklerinde.

 

Benim iznimle öldürülmedi

o sessiz köyün çocukları.

 

Henüz üçyüz yıl vardı

Cadılar yakılırken

Annemin rahmine düşmeme.

 

Böyle şeylere ne hırsım yeter benim

Ne hayal gücüm.

 

Ben yalnızca yağmurlu öğleden sonralarının

Gökyüzünü

İzlemek istiyorum pencerelerden.

 

Benim kendi suçlarım

Tarih kitaplarına hiç de layık olmayan

sıradan ve değersiz,

kederli küçük şeylerdir.

 

Ama, benimdirler hiç değilse.

 

Cehaletin bombalardan fazlasını öldürdüğünü söylerler.

 

Önce gidip kendi kanlı ellerini yıka kızım,

Ve beni bırak olduğum gibi.

Yeraltından Notlar, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

V

Küçülmekten bile zevk almaya kalkışan bir adamın, biraz olsun öz saygısı kalır mı? Bunu usanç veren bir pişmanlığın etkisinde söylemiyorum. Öteden beri, “Affedersiniz babacığım, bir daha yapmam.” demekten nefret ettim; bunu söylemek bana güç geldiği için değil, tam tersine gayet kolay söylüyordum. Hatta mahsus yapar gibi, zerre kadar suçum olmadığı durumlarda bile kendimi suçlu çıkarırdım. Bu da hepsinden kötüydü. Bu sefer yine duygulanır, pişmanlık duyar, gözyaşları dökerdim; bunları da öyle yalandan falan yapmazdım, ama şüphesiz hepsi kendi kendimi kandırmak içindi. Kalbimde bir kötülük nüvesi vardı… Tabiat kanunları beni ömrüm boyunca her şeyden çok hırpaladığı halde, bu durumlarda onları suçlamak da imkânsızdı. Şimdi aynı şeyleri hatırlamak içime fenalıklar veriyor, o zamanlar da verirdi. Bir dakika geçince kendi kendimi yiyerek, bütün bu pişmanlıkların, duygulanmaların, değişme antlarının hepsinin yalan, kocaman çirkin bir yalandan başka bir şey olmadığını anlıyordum. Kendimi türlü türlü şekillere sokarak hırpalamamın, işkence etmemin sebebini soracak olursanız, size, boş durmaktan canım sıkıldığı için çeşit çeşit marifetleri denedim, diye cevap veririm ki, gerçekten de öyle. Siz de kendinizi iyice bir yoklayacak olursanız, bunun böyle olduğunu anlarsınız baylar. Kendi kendime macera hayalleri kuruyor, kafamda uydurduğum bir hayatı yaşıyordum. Durup dururken, ortada fol yok yumurta yokken kendi kendimi gücendirdiğim çok oldu; aslında hiç sebep olmadığını bildiğim halde kendimi öyle dolduruyordum ki, sonunda gerçekten gücenip içerliyordum. Bu çeşit oyunlar yaşamımı öyle bir sarmıştı ki, nihayet adeta kendime hâkim olamaz hale geldim. Bir defa, hatta bir de değil, iki defa, zorla âşık olmayı bile istedim. İnanın ıstırap bile çektim baylar. Ruhumun uzak bir köşesinde bu ıstıraba inançsızlık, alay kıvılcımları titreşiyordu, ama gene de maddi bir ıstırap çekmeye devam ediyordum; üstelik dört başı mamur bir âşık gibi kıskanıyor, kendimi kaybediyordum… Sebep hep can sıkıntısıydı baylar, hep can sıkıntısı; atalet beni eziyordu. Zaten şuurun meşru mahsulü atalet, yani gönüllü avareliktir. Bundan yukarıda da söz etmiştim. Tekrar ediyorum: Bütün samimi insanlar ve işinde gücünde olanlar ahmak, dar kafalı oldukları için faal kimselerdir. Nasıl açıklamalı? Bakın şöyle: Bu çeşit insanlar, akılları kıt olduğu için herhangi bir konuda ana sebepleri araştırmadan hemen el altındaki ikinci derece sebeplere bağlanıverir ve doğru hareket ettiklerinden emin oldukları için de rahatlarlar; en önemlisi de budur zaten. Herhangi bir işe başlamadan önce, ilkin rahatlamak, bütün şüphe ve tereddütlerden kurtulmuş olmak şarttır. İyi ama, ben kendimi nasıl rahatlatayım? Dayanabileceğim esaslar, ana sebepler nerede? Nereden bulacağım bunları? Sırf fikir jimnastiği yapmak için ele aldığım herhangi bir ana sebep bile arkasından daha önceki bir sebebi sürüklüyor ve bu böylece aralıksız devam ediyor. Anlayışın, derin düşünmenin esası da budur. Demek yeniden tabiat kanunlarıyla karşılaşıyoruz. Peki ne sonuca vardık bundan? Yine aynı şeye. Hani demin öç almaktan bahsetmiştim (herhalde üzerinde durmamıştınız). İnsanın hak yerini bulsun diye öç aldığı söylenir. Şu halde esaslar da, ana sebep de bulunmuştur: Adalet. Bu durumda her açıdan içi de rahatlarsa, artık tamamıyla sakin, hatta iyi, doğru bir iş yaptığına emin olarak öç alır. Halbuki ben bunda ne adaletle ne de erdemle ilgili bir yön bulurum, intikam almaya kalksam, bunu sırf kinimden yapacağımı bilirim. Kin gerçekten bütün kuşkularımı yok edecek sebep olmadığı için, temel sebep yerine geçebilirdi elbette. Gel gelelim, kin bile duyamıyorum (zaten demin bundan başlamıştım ya). Kinim, hep o uğursuz tabiat kanunları yüzünden adeta kimyasal bir bozulmaya uğruyor. Bir de bakarsın, esas madde uçmuş, sebepler buharlaşmış, suçluyu bulmak imkânsız olmuştur; hakaret hakaretlikten çıkıp, kaderin bir cilvesi, kimsenin suçu olmayan diş ağrısı gibi bir şey haline gelmiştir ve elbette duvar yumruklamaktan başka çare kalmamıştır. Esas sebebi bulamayınca vazgeçer, bıkarsınız. Bir kere kendini duygularına kaptır, bir anlığına şuurunu susturup, düşünmeden, esas aramadan hakaret et, nefret et, birini sev, daha doğrusu boş durmamak için bir şeyler yap bakalım. En geç öbür gün bu bilinçli kandırmaca yüzünden kendi kendini küçümsemeye başlarsın. Sonuç: Sabun köpüğü ve atalet. Ah baylar, belki de ben ömrüm boyunca başlamayı da, bitirmeyi de beceremediğim için kendimi akıllı bir adam sayıyorum. Ben de herkes gibi gevezenin, zararsız ama can sıkıcı boşboğazın biri olayım, ne çıkar. Ne çare ki gevezelik, daha doğrusu elekle su taşımak her zeki adamın kaderine yazılıdır.

Profil, Cummings

III

7

a

ra

sınd

a şim

di yitip

giden

dağlar

ın sü

rükle

nir hıristi

yan pek en

tatlı çanla

r ve biz

olacağız sen

olacaksın ben

olacağım?

? bu

yüzden

hadi

gel öpü

şeli

m

 

syf. 341

FÜTÜRİZM MANİFESTOSU

1. Tehlike sevgisinin, enerji ve korkusuzluk alışkanlığının şarkısını söylemeye niyetliyiz.

2. Cesaret, cüret ve başkaldırı bizim şiirimizin önemli öğeleri olacaktır.

3. Şimdiye değin edebiyat dalgınca bir durağanlığı, şehveti ve uykuyu göklere çıkardı. Biz saldırgan hareketleri, ateşli bir uykusuzluğu, yarışçının adımlarını, ölümlü sıçrayışı, yumruğu ve tokadı göklere çıkarmaya niyetliyiz.

4. Dünyanın muhteşemliğinin yeni bir güzellik tarafından daha da zenginleştirildiğini onaylıyoruz: hızın güzelliği. Patlayıcı nefesli bir yılan gibi kaportası büyük borularla süslenmiş bir yarış arabası – kükreyen bir araba Semadirek’in Zaferi’ne kıyasla daha güzeldir.

5. Ruhunun mızrağını dünyaya doğru yörünge halkası boyunca fırlatmış insanoğlunu yüceltmek istiyoruz.

6. Şair kadim öğelerinin heyecan dolu arzularını artırmak için kendisini şevk, ihtişam ve cömertlikle harcamalıdır.

7. Gayret gösterirken karşılaşılanın haricinde, güzellik yoktur. Saldırgan bir karakter olmadan gerçekleştirilen hiç bir iş başyapıt olamaz. Şiir bilinmeyen güçlere karşı, onları azaltacak ve insanın önünde diz çöktürecek sert bir saldırı olarak tasarlanmalıdır.

8. Asılların son ucunda duruyoruz! … Yapmak istediğimiz İmkânsızın gizemli kapılarını yıkmakken neden geriye bakalım? Zaman ve Uzam dün öldü. Zaten mutlaklıkta yaşıyoruz, çünkü sonsuz, her yerde hazır ve nazır hızı yarattık.

9. Savaşı yücelteceğiz-dünyanın tek hijyenini-militarizm, vatanseverlik, özgürlük getirenlerin yıkıcı hareketleri, ölmeye değer güzel fikirler ve kadınların hor görülmesi.

10. Müzeleri, kütüphaneleri, her tür akademileri yıkacağız, ahlakçılıkla, feminizmle, her çeşit fırsatçı ya da faydacı ödleklikle savaşacağız.

11. Çalışmayla, zevkle ve isyanla heyecanlanmış büyük kalabalıkların şarkılarını söyleyeceğiz; modern başkentler-deki devrimin çok renkli, çok sesli gelgitlerinin şarkılarını söyleyeceğiz; vahşi elektrikli bir ayla parıldayan cephaneliklerin ve tersanelerin titrek gece heyecanlarının şarkılarını söyleyeceğiz; dumanla süslenmiş yılanları yiyip yutan hırslı demiryolu istasyonlarının; dumanlarının çarpık çizgileriyle bulutlar yaratan fabrikaların; bıçakların pırıltısıyla güneşte ışıldayan, dev jimnastikçiler gibi nehirleri aşıveren köprülerin; ufkun kokusunu alan maceraperest buharlı gemilerin; koca tekerlekleri devasa çelik atlar gibi rayları arşınlayan geniş göğüslü demir başlıklarla zapt edilmiş lokomotiflerin ve pervaneleri rüzgârda bayraklar gibi salınan ve heyecan dolu bir kalabalıkmışçasına bağrışır gibi görünen uçakların sessiz uçuşlarının şarkılarını söyleyeceğiz.

İşte bu bozguncu ve yıkıcı manifestomuzu dünyaya İtalya’dan duyuruyoruz. Bununla, bugün, Fütürizm’i kuruyoruz, çünkü bu toprakları profesörlerin, arkeologların, ciceroninin ve antikacıların o kokuşmuş kangreninden kurtarmak istiyoruz. Çok uzun zamandır İtalya elden düşme kıyafetlerin satıcısı durumunda. Biz onu, üzerini mezarlıklar gibi kaplayan sayısız müzeden kurtarmayı amaçlıyoruz.

Müzeler: mezarlıklar! … Hepsi birbirinin aynı ve kesinlikle birbirlerini tanımayan vücutların meşum karmaşası içinde. Müzeler: kişinin sonsuza dek nefret edilecek ya da tanınmayacak diğerlerinin arasında yattığı kamusal yatakhaneler. Müzeler: ressam ve heykeltıraşların birbirlerini renk ve çizgilerle, uzunluğu için dövüştükleri duvarlarıyla gaddarca katlettikleri absürt mezbahalar!

Bana öyle geliyor ki, bunlar kişinin senelik hac ziyaretini yaptığı yerler, bazılarının Cadılar Bayramında mezarlıkları ziyaret ettiği gibi, buna bir lafım yok. Yılda bir kez, kişinin Gioconda’nın hemen altına çiçek bırakarak saygılarını sunması gerekiyor, bununla da bir problemim yok… . Ama acılarımız, kırılgan cesaretimiz, marazi huzursuzluğumuz için müzelerde günlük turlar düzenlenmesini kabul etmiyorum. Neden kendimizi, zehirleyelim? Neden çürüyelim?

Ve eski bir resimde, tutkusunun düşlerini tamamen ifade etmesini engelleyecek bariyerlere karşı koyan bir sanatçının emek isteyen çırpınışları dışında ne vardır ki? … Eski bir resme hayran kalmak, göğe saçmaktansa duyarlılığımızı, hareket ve yaratımın şiddetli ağrılarıyla ölü küllerinin saklandığı bir kavanoza dökmek demektir.

O halde, tüm güçlerinizi sizi güçsüz, zayıf ve yenik kılan bu sonsuz ve fuzuli geçmişe tapınma yolunda harcamak mı istiyorsunuz?

Aslına bakacak olursanız, ben size müzelere, kütüphanelere ve akademilere (boş gayretler mezarlığı, çarmıha gerilmiş düşler tarlaları, vazgeçilmiş başlangıçların kayıtları!) yapılan bu günlük ziyaretlerin, sanatçılar için, yetenekleri ve tutku dolu istekleri ile sarhoş olmuş belli genç insanların ebeveynlerince uygulanan gözetim kadar zararlı olduğunu söylüyorum. Gelecek bunlara demirlendiğinde, hayranlık duyulası geçmiş ancak ölüm döşeğindekiler, hastalar, mahkûmlar için bir tür teselli olabilir… . Ama bizler, gençler ve güçlü Fütüristler, onun, geçmişin, hiçbir parçasını istemiyoruz!

O yüzden bırakın gelsinler, kavurucu parmaklı neşeli bozguncular! İşte buradalar! İşte buradalar! … Haydi! Kütüphane raflarını ateşe verin! Kanalları yıkın ki müzeleri su bassın! … Ah, ihtişamlı eski tuvallerin o sularda yüzdüğünü, boyalarının aktığını ve buruştuğunu görmenin zevki! … Kazmalarınızı, baltalarınızı ve çekiçlerinizi kapın ve yıkın, yıkın mübarek şehirleri, acımasızca!

En yaşlı olanımız otuz yaşında: o nedenle işlerimizi bitirmek için en azından bir on yılımız var. Kırk yaşımıza geldiğimizde, diğer genç ve güçlü olanlar bizleri de gereksiz müsveddeler gibi çöpe atacaklardır-biz bunun olmasını istiyoruz zaten!

Bize doğru gelecekler, haleflerimiz, ta uzaklardan gelecekler, her cihetten, ilk şarkılarının kanatlanmış ahengiyle dans ederek, yağmacıların kancalı pençelerini bükerek, akademi kapılarında çoktan edebiyat mezarlarına söz verilmiş olan çürümekteki akıllarımızın güçlü kokusunu köpekler gibi koklayarak.

Ama bizler orada olmayacağız… . Sonunda bizi bulacaklar – bir kış gecesi – dümdüz kırlarda, monoton bir yağmurun dövdüğü hüzünlü bir çatının altında. Bizi görecekler, görüntülerimizin uçuşundan ateşi aldıkları için ellerimizi bugünün kitaplarının yaydığı zayıf ve küçük pırıltıda ısıtmaya çalışırken titreşen satıhlarımızın yanında çömelmiş olacağız.

Etrafımıza toplanacaklar, küçümseme ve acımayla soluk soluğa olacaklar ve hepsi, gurur dolu cüretimizden deliye dönmüş bir vaziyette bizi öldürmek için üzerimize atılacaklar, bize karşı hayranlık ve sevgiyle dolan kalplerinin sarhoşluğuyla daha da acımasızlaşıp nefretle dolacaklar.

Adaletsizlik, güçlü ve delicesine, parlak bir halde gözlerinden fışkıracak.

Aslında sanat; şiddet, gaddarlık ve adaletsizlikten başka bir şey olamaz.

En yaşlımız otuz yaşında: böyle olsa bile çoktan hazinelerimizi dağıttık, kuvvet, aşk, cesaret, kurnazlık ve saf bir iradeden oluşan binlerce hazine; dağıttık onları sabırsızca, öfkeyle, dikkatsizce, tereddütsüzce, nefes nefese ve dinlenmeden… . Bize bir bakın! Hala yorulmadık! Kalplerimiz bıkkınlık nedir bilmiyor çünkü ateşle, nefretle ve hızla besleniyorlar! … Bu sizi çok mu şaşırttı? Şaşırtmalı, çünkü yaşanmış olmayı asla hatırlayamazsınız! Dünyanın zirvesinde dikilmiş, bir kez daha yıldızlara doğru meydan okuyuşumuzu haykırıyoruz!

İtirazınız mı var? – Yeter! Yeter! Biliyoruz… Anladık! … Mükemmel yalancı zekâmız bizlere atalarımızın uzantısı ve yeniden dirilmişleri olduğumuzu söylüyor – Belki de! … Hadi öyle diyelim! – Ama kimin umurunda ki? Anlamak istemiyoruz biz! … Bize o rezil lafları edecek olanın vay haline!

Kaldırın başlarınızı!

Dünyanın zirvesinde dikilmiş, bir kez daha yıldızlara doğru meydan okuyuşumuzu haykırıyoruz!

20 Şubat 1909 tarihinde

Le Figaro’da (Paris) yayımlanmıştır.

Umberto Boccioni, Carlo Carrà,

Luigi RussoloGiacomo Balla,

Gino Severini

The Raven, Edgar Allan Poe

Once upon a midnight dreary, while I pondered, weak and weary,
Over many a quaint and curious volume of forgotten lore—
    While I nodded, nearly napping, suddenly there came a tapping,
As of some one gently rapping, rapping at my chamber door.
“’Tis some visitor,” I muttered, “tapping at my chamber door—
            Only this and nothing more.”
    Ah, distinctly I remember it was in the bleak December;
And each separate dying ember wrought its ghost upon the floor.
    Eagerly I wished the morrow;—vainly I had sought to borrow
    From my books surcease of sorrow—sorrow for the lost Lenore—
For the rare and radiant maiden whom the angels name Lenore—
            Nameless here for evermore.
    And the silken, sad, uncertain rustling of each purple curtain
Thrilled me—filled me with fantastic terrors never felt before;
    So that now, to still the beating of my heart, I stood repeating
    “’Tis some visitor entreating entrance at my chamber door—
Some late visitor entreating entrance at my chamber door;—
            This it is and nothing more.”
    Presently my soul grew stronger; hesitating then no longer,
“Sir,” said I, “or Madam, truly your forgiveness I implore;
    But the fact is I was napping, and so gently you came rapping,
    And so faintly you came tapping, tapping at my chamber door,
That I scarce was sure I heard you”—here I opened wide the door;—
            Darkness there and nothing more.
    Deep into that darkness peering, long I stood there wondering, fearing,
Doubting, dreaming dreams no mortal ever dared to dream before;
    But the silence was unbroken, and the stillness gave no token,
    And the only word there spoken was the whispered word, “Lenore?”
This I whispered, and an echo murmured back the word, “Lenore!”—
            Merely this and nothing more.
    Back into the chamber turning, all my soul within me burning,
Soon again I heard a tapping somewhat louder than before.
    “Surely,” said I, “surely that is something at my window lattice;
      Let me see, then, what thereat is, and this mystery explore—
Let my heart be still a moment and this mystery explore;—
            ’Tis the wind and nothing more!”
    Open here I flung the shutter, when, with many a flirt and flutter,
In there stepped a stately Raven of the saintly days of yore;
    Not the least obeisance made he; not a minute stopped or stayed he;
    But, with mien of lord or lady, perched above my chamber door—
Perched upon a bust of Pallas just above my chamber door—
            Perched, and sat, and nothing more.
Then this ebony bird beguiling my sad fancy into smiling,
By the grave and stern decorum of the countenance it wore,
“Though thy crest be shorn and shaven, thou,” I said, “art sure no craven,
Ghastly grim and ancient Raven wandering from the Nightly shore—
Tell me what thy lordly name is on the Night’s Plutonian shore!”
            Quoth the Raven “Nevermore.”
    Much I marvelled this ungainly fowl to hear discourse so plainly,
Though its answer little meaning—little relevancy bore;
    For we cannot help agreeing that no living human being
    Ever yet was blessed with seeing bird above his chamber door—
Bird or beast upon the sculptured bust above his chamber door,
            With such name as “Nevermore.”
    But the Raven, sitting lonely on the placid bust, spoke only
That one word, as if his soul in that one word he did outpour.
    Nothing farther then he uttered—not a feather then he fluttered—
    Till I scarcely more than muttered “Other friends have flown before—
On the morrow he will leave me, as my Hopes have flown before.”
            Then the bird said “Nevermore.”
    Startled at the stillness broken by reply so aptly spoken,
“Doubtless,” said I, “what it utters is its only stock and store
    Caught from some unhappy master whom unmerciful Disaster
    Followed fast and followed faster till his songs one burden bore—
Till the dirges of his Hope that melancholy burden bore
            Of ‘Never—nevermore’.”
    But the Raven still beguiling all my fancy into smiling,
Straight I wheeled a cushioned seat in front of bird, and bust and door;
    Then, upon the velvet sinking, I betook myself to linking
    Fancy unto fancy, thinking what this ominous bird of yore—
What this grim, ungainly, ghastly, gaunt, and ominous bird of yore
            Meant in croaking “Nevermore.”
    This I sat engaged in guessing, but no syllable expressing
To the fowl whose fiery eyes now burned into my bosom’s core;
    This and more I sat divining, with my head at ease reclining
    On the cushion’s velvet lining that the lamp-light gloated o’er,
But whose velvet-violet lining with the lamp-light gloating o’er,
            She shall press, ah, nevermore!
    Then, methought, the air grew denser, perfumed from an unseen censer
Swung by Seraphim whose foot-falls tinkled on the tufted floor.
    “Wretch,” I cried, “thy God hath lent thee—by these angels he hath sent thee
    Respite—respite and nepenthe from thy memories of Lenore;
Quaff, oh quaff this kind nepenthe and forget this lost Lenore!”
            Quoth the Raven “Nevermore.”
    “Prophet!” said I, “thing of evil!—prophet still, if bird or devil!—
Whether Tempter sent, or whether tempest tossed thee here ashore,
    Desolate yet all undaunted, on this desert land enchanted—
    On this home by Horror haunted—tell me truly, I implore—
Is there—is there balm in Gilead?—tell me—tell me, I implore!”
            Quoth the Raven “Nevermore.”
    “Prophet!” said I, “thing of evil!—prophet still, if bird or devil!
By that Heaven that bends above us—by that God we both adore—
    Tell this soul with sorrow laden if, within the distant Aidenn,
    It shall clasp a sainted maiden whom the angels name Lenore—
Clasp a rare and radiant maiden whom the angels name Lenore.”
            Quoth the Raven “Nevermore.”
    “Be that word our sign of parting, bird or fiend!” I shrieked, upstarting—
“Get thee back into the tempest and the Night’s Plutonian shore!
    Leave no black plume as a token of that lie thy soul hath spoken!
    Leave my loneliness unbroken!—quit the bust above my door!
Take thy beak from out my heart, and take thy form from off my door!”
            Quoth the Raven “Nevermore.”
    And the Raven, never flitting, still is sitting, still is sitting
On the pallid bust of Pallas just above my chamber door;
    And his eyes have all the seeming of a demon’s that is dreaming,
    And the lamp-light o’er him streaming throws his shadow on the floor;
And my soul from out that shadow that lies floating on the floor
            Shall be lifted—nevermore!